15 Ekim 2014 Çarşamba

Kukla Filmi (2011)



2011 yapımı Jodie Foster'ın yönettiği, Mel Gibson ve Jodie Foster'ın başrollerini paylaştığı "Kukla" (Beaver) filmi; major depresyona giren bir adamın farklı bir yöntemle çözüm çabasının hikayesini anlatıyor. Oyuncak şirketi sahibi olan Walter (Mel Gibson) ilaç ve psikoterapi tedavisine rağmen iyileşememiş 2 sene boyunca ve sabrı tükenen eşi tarafından evden uzaklaştırılıyor. Ancak filmin sonuna doğru öğreniyoruz ki, eşinin bilgisi dışında psikoterapiye 1 senedir hiç gitmemiş Walter. Bir otel odasında başarısız (!) bir intihar denemesi sonrası başına düşen televizyonla uyanıyor ve kunduz şeklinde bir kuklayı kendisi kendisiyle başkası gibi konuşturuyor. Sahip olmak istedği ideal imajı konuşturarak, kuklaya yansıtarak kendini iyi hissediyor ve bunu bir iyileşme yöntemi olarak kullanmaya başlıyor. Ailesine ve işine dönüyor, ancak sol elinde sürekli bu kuklayı konuşturup kendi söyleyemediklerini ona söyleterek. Bu yöntemin nasıl durumlara yol açacağını filmi izleyerek öğrenebilirsiniz. Özellikle psikolojiye ilgi duyan; depresyonu ve dissosiyatif kimlik bozukluğunu anlamak isteyen izleyicilere öneririm.

28 Şubat 2013 Perşembe

"Ben Devri" belgeseli

Orijinal adı "The Century of the Self" olan BBC belgeselinin yapım tarihi 2002.
Film süresince çeşitli psikoanalistler ve halkla ilişkiler uzmanları yer alıyor. Belgeselde, şirketlerin reklamlarında, siyasetçilerin propagandalarında, savaş sonrasında askerleri tedavi ederken psikoloji biliminden nasıl faydalandıkları kronolojik bir sıralamada anlatılmış.

Belgeselin birinci bölümünde Sigmund Freud'un bilinçaltı kavramının yeğeni Edward Bernays tarafından kamuoyunu yönlendirmek, özellikle ürünlerin satılmasını sağlamak için nasıl kullanıldığı ayrıntılı bir şekilde anlatılmış.Şöyle ki, insanların sadece ihtiyaç oldukları şeyleri satın alırken nasıl ihtiyaçları olmayan şeyleri almaya başladıkları, özetle tüketici toplumunun temellerinin nasıl atıldığı örneklerle yer alıyor:

"Bir tek sembolik reklamla sigara içen kadınlar kabul gördü. Bernays'ın yarattığı düşünce şuydu; bir kadın sigara içiyorsa bu onun daha güçlü ve bağımsız olduğunu gösteriyordu."

"Bernays, insanların arzuları ve hisleriyle ürünler arasında bağlantı kurunca, insanları akıldışı bir şekilde davranmaya yönlendirmenin olanaklı olduğunu anladı."

"Çok alakasız nesneler, sizin başkaları tarafından nasıl görülmek istediğinize dair duygusal simgeler taşıdığında çok güçlü hale geliyorlardı."

"Politikacılara şuna inanıyordu; insanların içinde saklı, tehlikeli akıldışı  korkular ve arzular olduğunu söyleyen Freud haklıydı. Bu içgüdülerin ekisiyle Nazi Almanya'sındaki barbarlıkla karşılaştığımızı düşünüyorlardı."

Belgeselin ikinci bölümünde yoğunluklu olarak Sigmund Freud'un kızı Anna Freud'un yaptıkları Amerika'da psikanalizle ilgili yapılanlar, Ernest Dichter'in ilk focus grup çalışmaları anlatılmış.  Belgeselden:

"1949'da Başkan Truman, Ulusal Akıl Sağlığı Kanunu'nu imzaladı. Kanun doğrudan psikoanalistlerin savaştaki bulgularına dayanıyordu. Milyonlarca Amerikalı asker, korkudan ve kaygıdan muzdaripti. Kanunun amacı, toplumu tehdit eden bu görünmez düşmanla baş etmekti."

"Psikanalizin fikirleri kitlelere uygulanıyordu. Yüzlerce kentte psikolojik rehberlik merkezleri kuruldu."

"Ernest Dichter çevre koşullarının insan kişiliğini geliştirmek için kullanılabileceğini düşünüyordu. Ürünler hem insanların arzularını doyurma, hem de onlara etraflarındaki diğer insanlarla ortak bir kimlik kazandırma gücüne sahipti. Dengeli bir toplum yaratma stratejisiydi."

"Bernays, 1920lerde halkla ilişkiler mesleğini icat etmişti."

"Bernays de amcası gibi insanların akıldışı güçler tarafından yönlendirildiğini düşünüyordu. Halkla baş edebilmenin tek yolu onların bilinçdışı arzu ve korkularıyla bağ kurmaktı. Bernays'e göre insanların komunizm korkusunu azaltmaya çalışmak yerine bu korkuları iyice yükselttip, korkuyu manipüle etmek lazımdı.

"Cameron'un deneyleri başarısız oldu. İnsanlar hafızasını yitirdi.

"Greenson bütün çabalarına rağmen Marilyn Monroe'ya yardımcı olamadı."
"Psikanalizi eleştirenlerden biri de Monroe'nun eski kocası Arthur Miller"di.: 'Psikanaliz acıyı zayıflık göstergesi olarak ele alıyor. Ama aslında bugün bildiğimiz en önemli hakikatler, insanların acılarından türemiştir. Mesele acıyı geri almak veya dünya üzerinden yok etmek değil onun sayesinde hayatımıza bilgi katmaktır."

Belgeselin üçüncü bölümü Freud'un fikirlerinin kitleleri etkilemek için nasıl kullanıldığı ve rakiplerinin özellikle Reich'ın görüşlerinin etkileri anlatılıyor.

"İçteki benlik bastırılıp kontrol edilmek yerine, kendini ifade edebilmesi için teşvik edilmeliydi. Ancak, bunun sonucunda izole olmuş, savunmasız ve açgözlü bir benlik ortaya çıkmıştı. "

"İktidardakiler artık benliği kontrol etmek için onu bastırmaya değil, onun sonsuz arzularını beslemeye başlamıştı."




İzlemek isterseniz:
http://vimeo.com/22918234
http://vimeo.com/23204840
http://vimeo.com/23485787
http://www.youtube.com/watch?v=TetFLSutP-M






12 Aralık 2011 Pazartesi

Hayatın 40 altın kuralının güncellenmiş hali


1. Araba kullanma yürü; ev almasan da olur, gez.

2..Hayatın fıkra olarak anlatılmasın da sen fıkra anlatmasan da olur.

3. Sevincini kim niye erteler ki?

4. Selam verdiğin insanları iyi seç nasıl selam verdiğini falan da iyi seç. Bu bile hayatını etkileyebilir..Kelebek etkisi gibi.

5. Trafikte kalınca in yürü böylece az stres bol oksijen.

6. Şükredecek bir hayatın olsun ki her adım attığında şükredebilesin.

7. Herşeyi herkese açıklayabilirsin. Ne düşündüklerinin bir önemi yok ve de hiçbir sır sonsuza kadar sır olarak kalmaz; kendini yorma.

8. Eleştirilecek kişilere maas ceki imzalatacağına işsiz kal daha iyi.

9. Hiçbir şeyden korkma; korkunun ecele faydası var mı?

10. Gözünün önünde güzel seyler bulundur ancak arada değişitr çünkü bi süre sonra gözün alışır güzelliğini farkedemez olursun hatta çirkin seylere de bak ki hatırlayasın.

11. Çocukların vicdan ve akıl sözcüğünü duyduklarında seni hatırlayacak şekilde yaşa.

12. Bir ay boyuca yoğun olarak din kitabını oku düşün anla onla yatıp onla kalk.

13. Sadece içinden geleni yap.

14. Her sabah kalkınca 2 bardak su iç; ılık olsun.

15. Seni seven insanları ayırdet ve tanı.

16. Zor da olsa yalnız tatil yap kafanı dinle huzur bul.

17. Kendine yapılmasını istemediğin hiçbirşeyi başkalarına yapma; ama sana yapılmasına da izin verme.

18. Başarıya, iç huzura kavuştuğun, sağlıklı olduğun ve sevildiğin zamanı yaz ya da fotoğrafını çek ki unutmayasın.

19. Doğru insan diye bir şey yok.Başarılı evlilik kavramı yanlış. İyi evlilik bir çok seye bağlı olabilir:

  • En önemlisi o buna değer mi?
  • Kötü zamanlarda nasıl davranıyor ya da davranabilir?

20. Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır; ya onlar eleştirmeyi seviyorsa kulaklarını tıkamanın yolunu bul.

21. Evliliğini veya hayatını daha doğrusu değer verdiğin her neyse güzelleştirmek için hergün bir şeyler yap.

22. İyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla küçümseme.. Duyarsan, algılarsan, anlarsan …hep hatırla ve başkalarına da anlat...

9 Aralık 2011 Cuma

"Person of interest" dizisi


Nasıl olduysa geçen perşembe kanal değiştirirken ilk bölümüne rastlayıp ayaküstü mutfakta izledim. Dizi, 21:00 da Cnbc-e'de.

Azınlık raporunu anımsatan bir konusu var. Ona göre daha gerçekçi tabi ki. Onda kahinlerin sezgileriydi işlenecek suçları öngören, bu dizideyse başroldeki yazılımcının (Lost'taki Ben Linus) geliştirdiği bir bilgisayar programı. Programın yapım amacı terör suçlarını önlemekken; Finch, hakkında cinayet planlanan kişileri ölü bilinen bir ajanın da yardımıyla kurtarmaya çalışıyor.

Sahibi olduğu işyerinde vasat bir çalışan gibi çalışarak kimliğini gizleyen Finch gene tuhaf bir karakter Ben gibi. Yardım istediği eski ajan Reeds'e beni arama, ben seni istediğimde ararım demesi de eski rolünün bir devamı gibi duruyor.


22 Kasım 2011 Salı

9. sanal kitap fuarı 21 kasım-21 aralık

http://www.idefix.com/kitap/

senaryo yazımıyla ilgili linkler



http://asinema.wordpress.com/2007/07/06/film-oykusu-sinopsis-treatman/








Olmasaydı ne güzel olurdu

Sigara olmasaydı ne güzel olurdu
Bağımlılık olmasaydı ne güzel olurdu
Hastalık olmasaydı ne güzel olurdu
Art niyet olmasaydı ne güzel olurdu
Sabrın sonu gelmeseydi ne güzel olurdu
Erkenden rahatsız nefes alarak uyanmak olmasaydı
Hatalarını ısrarla tekrar etmek olmasaydı
Gücünün sınırlarını denemek olmasaydı
Saçmalıklar olmasaydı
İnsanlar yapacaklarını direkt olarak kendileri yapıp
Sonuçlarına anında kendileri muhatap olsalardı
İnsanlar başkalarının zayıf yönlerini kullanmasaydı ne güzel olurdu
Sigarayı icat eden doğmasaydı en güzel olurdu.

Haksızlık olmasaydı
Güçsüzlük olmasaydı
Eşitsizlik olmasaydı
Sağlıksızlık olmasaydı
Yetersizlik olmasaydı
Mecburiyet olmasaydı
Zorbalık olmasaydı
Saygısızlık olmasaydı
Olmaz ama olmasaydı keşke!

20 Kasım 2011 Pazar

SAVAŞ VE KADIN

Sabahleyin kalkıp duşunu aldıktan sonra her zaman yaptığı gibi banyo aynasına bakarak saçlarını taradı. Yalnız bu sefer daha sert bir şekilde taramaktaydı. Aynaya bakarken kendine yabancılaştığını hissetmekteydi. Aslında çok mutlu olması gereken bir gündü. Neden ama böyle hissediyordu ki? Bugün yıllardır hayal ettiği bir gündü. Şimdi neden böyle keyifsizdi ki? Yüzünü makyaj için hazırlamak üzere kremledi. Özel günler için aldığı farını özenle gözlerine uyguladı ve rimelini sürdü ki çok açık gri mavi gözleri daha güzel gözüksün.

Makyajını yaparken bir yıl öncesini düşünmeye başladı. Çok gürültülü hareketli bir iş günü. Fotoğraf çekmek üzere oraya gitmişti. Hem de iç savaş sürmekteyken. İnsanlar silah ve bomba sesleriyle ordan oraya panik halinde koşturuyorlardı. Çocuklar, kadınlar, askerler kan gölü olmuş yıkık sokaklarda canlarını kurtarma derdindeyken Kate ve meslektaşı için tek önemli olan işlerini en iyi şekilde yapmaktı. Bir yandan bir arabanın birinin arkasına sığınıp bir yandan da deklanşöre basmayı sürdürüyorlardı.

Biraz arkadaşının yanından ayrılıp risk almaya ve ortamın içine ilerlemeye karar verdi. Uzakta koşmakta olan küçük bir kızı çekmeye başladı. Arada ayakta adını bile bilmediği ve umursamadığı ağır bir silahla duran adamın da fotoğrafını çekti. Çok heyecanlıydı işini yaparken. Birden o kız o adamın durduğu yere geldi ve adam silahını küçük kıza doğrulttu. Adam kıza bağırarak elindeki küçük bohçayı almaya çalıştı ama kız direndi. Kate bu sırada eğilmiş ve en iyi kareyi almaya çalışıyordu. Küçük kız başına silah dayalıyken onu fark etti ve yardım istercesine ona bakmaya başladı. Bir an duraksamakla birlikte fotoğraf çekmeye devam etti.

Ödülünü almak üzere salonda yerini aldı. Yılın fotoğrafçısı ödülü için onu anons ettiler ve işte o fotoğraf çok büyük bir halde sahnedeydi. Alnından vurulmuş küçük kız...İzleyicler ayakta alkışlarken o hızla salonu terketti ve bir köşeye sığınıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Savaş ve kadın beraber varolamayacak iki unsur. İksinin biraya gelmesinden geriye kalansa; mutsuz eden ve artık anlamsız gelen bir başarı.


19 Ekim 2011 Çarşamba

"Akıllı insanın cehennemi alışkanlıklarıdır"

elmas kömürün acı çekmiş haliymiş.

3 Ekim 2011 Pazartesi

"Dünya, uykudaki kişinin gördüğü rüyadır." Mevlana

26 Eylül 2011 Pazartesi

Yazmak

Kitap yazmak için yazarın belli bir tekniğe uyma zorunluluğu yoktur. Roman yazarları diledikleri gibi yazmakta özgürdürler. Ancak tiyatro oyunu veya sinema senaryosunda başka kişilerle (yönetmen, oyuncu gibi) iletişim gerekli olacağından dramatik yazarlık için teknik bilgi gereklidir.

Bir eser yazmak için ilk akla gelen yol ilham beklemektir.
Kişinin zihninde bazı konu parçaları, sahneler ,dağınık ayrıntılar belirir. Bunlarla ilkel bir taslak oluşturulabilir. Yazar adayı düşüncesine yoğunlaşmalı, olasılıkları ve seçenekleri taramalı, konuyu-karakterleri geliştirmeli ve taslağını adım adım netleştirmelidir.

İlham perisinin ne zaman ve nerede geleceği belli olmadığından yazar adayı yanında her zaman kağıt, kalem bulundurmalıdır. Çoğunlukla şairlerin uykundan uyanınca yazdıkları söylenir. Mehmet Akif Ersoy'un duvarlarının mısralarla dolu olduğu rivayet edilmiştir. Hatta şuanda adını anımsayamadığım bir yazar araba kullanırken ilham gelmesinden dertlidir.

Kişi çevresel bir uyarıcıyla da yazmaya itilebilir. Bu uyaran kişinin zihnini ve duygularıını harekete geçirebilir. Bu uyarıcı; bir sanat eseri (resim,yazı, tiyatro, film, fotoğraf) ya da gerçek olaylar,kişiler veyahut rüya olabilir ve kişinin aklına yeni fikir tohumları atabilir. Somutlaştırırsak kişi sadece olayın bir kısmını görüp gerisini hayal gücüyle oluşturabilir. Susanna Tamaro bir üçüncü sayfa haberini okuyup, etkilenip bundan yola çıkarak bir kitap yazmıştır.


Yukarıdaki yazıda Turgut Özakman'ın "Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği (Tiyatro, radyo, televizyon, sinema)" adlı eserinden faydalanılmıştır. Daha geniş ve ayrıntılı bilgi için kitabı okuyabilirsiniz.

23 Eylül 2011 Cuma

"İnsanın ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmaktır." Frankl

21 Eylül 2011 Çarşamba

BLOGUNUZUN ZİYARETÇİ SAYISINI ARTTIRMAK İÇİN İPUÇLARI

Online para kazanmak için en iyi yollardan biri blog yazmaktır.Ancak çoğu blog yazarı bloguna yeterli ziyaretçi çekemediği için bu fırsatı elde edemez.
Eğer bir blog oluşturmayı düşünüyorsanız, ya da hali hazırda bir blogunuz var ve blogunuzun ziyaretçi sayısını arttırmak istiyorsanız bu yazı size blogunuza daha fazla ziyaretçi çekmek için neler yapmanız gerektiğiniz hakkında bazı ipuçları verecek.

blogunuzun ziyaretçi trafiğini arttırmak için ipuçları

İpuçlarına geçmeden önce bilmeniz gereken en temel şeyi bir kez daha hatırlatmak istiyorum…Kaliteli bir içeriğe sahip olmadan popüler ve bol hitli bir blog olmanız çok zordur.
SEO
SEO, yani arama motoru optimizasyonu; blogunuzu arama motorlarına uygun şekilde optimize etmek için yapılan işlemlerin genel adıdır.Blogunuzu kaliteli ve özgün içerikle doldurduktan sonra yapacağınız SEO işlemleri ile insanların arama motorları vastasıyla bu içeriğe ulaşmasını sağlayabilirsiniz.
BLOG TASARIMI
Göze hoş gelen, orjinal ve profesyonel görünümlü bir blogdan herkes etkilenir.Bazı blogcular çok kaliteli içeriğe sahip olmasına rağmen sıkıcı ve insanları yoran tasarımı sayesinde ziyaretçileriini kaybetmektedir.Kullanıcı dostu ve profesyonel görünümlü bir tema kullanmak ziyaretçi sayınızı arttıracaktır.
YORUMLAR
Özellikle yeni kurullan bir blog için, en etkili ve en kolay promosyon yöntemlerinden biri blogunuzun konusuyla ilgili diğer bloglara yorumlar yazmaktır.Blogunuzun konusuyla ilgili popüler bloglara faydalı ve etkileyici yorumlar yazarak hem o blogun ziyaretçilerinin dikkatini çekebilir, hem de blog yazarıyla bir dostluk kurabilirsiniz.Tüm bunlar da size ziyaretçi trafiği olarak geri döner.
İNTERAKTİVİTE
Okuyucularınızla kuracağınız ilişki çok önemlidir.Onların fikirlerini ve görüşlerini mutlaka dikkate almalısınız.Bir ziyaretçiniz blogu yazınıza yorum yaptığında mutlaska cevap vermelisiniz.Aksi taktirede o ziyaretçinizi kaybedebilirsiniz.Ayrıca okuyucularınızla kuracağınız iyi ilişkiler, onlarında çevrelerine blogunuzdan iyi şekilde bahsetmelirini sağlar.Bu da size ekstra ziyaretçi trafiği sağlar.

Bu yazı; blog yazarlığı, Blogger geliştirme, SEO, sosyal medya, dijital pazarlama, kişisel gelişim konularıyla ilgilenen ve içerik üreten tarafından yazılmıştır. Yazarın diğer yazılarını kişisel blogu olan Blog Hocam’da okuyabilirsiniz.

13 Eylül 2011 Salı

şirinlemek istiyorum


şirinlemek istiyorum
şirinlikle
şirin köyünde şirin içinde
beklemek zor diyip hero rockstar oynamak
5 dakika beklemek zormuş peki ya ...
bilinmeyen sürelerde beklemek ne beklediğini bilmemek
geçmişi kaybetmek geleceği unutmak şimdiyi bırakmak
sayılara takılmak zamanın eskide durması çok eskide
ondan sonrası kocaman bir karadelik içinde uzun bir an gibi
ne yaşanmamış ne yaşanmış zaman akmış ama akmamış

there is no blue moon here but inside is everywhere is blue dark blue

22 Ağustos 2011 Pazartesi

"Gölge Etkisi" filminden kalanlar


"The Shadow Effect", Debbie Ford tarafından hazırlanmış yarı belgesel. Kendisinden başka Deepak Chopra, aktivist Marianne Williamson, psikolog George Pratt, psikolog Charles Richards, Daniel Bressler gibi birçok uzmanın görüşlerine yer verilmiş.
Temel mesaj karanlık taraflarımızla yüzleşip aydınlığa çıkmak olarak özetlenebilir.

Gölge, kabullenmek istemediğiniz taraflarınız, yüzleşmekten korktuğunuz yönleriniz olarak açıklanabilir.

Filmde kolektif gölgelerimizle herkesin birbirini etkilediğinden bahsediliyor. Psikanalist Jung'a atıfta bulunuyor.

11 eylül'e kadar Amerikalılar kabullenmek istemedikleri olumsuz taraflarını siyahlara, ancak bu tarihten sonra Araplara yansıttılar, deniyor. Araplar derken müslümanları kastediyor.

Sürüngenlerin beyninde basit bir mekanizma işleyişi mevcut:aç komutu ve kapa komutu. Buna timsahların avlanma davranışları örnek verilebilir. Daha gelişmiş hayvanlarda, memelilerde, beyinde limbik sistem etkin halde. Bu etkinlikler; az aç, çok aç, daha çok aç/kapa ve farklı derecelerde ödüllere veya cezalara kavuş komutları olarak açıklanabilir. İnsan beyninde ise bunların üstünde neokorteks yer alıyor. Beynin bu bölümü çok daha karmaşık işlevleri yerine getirmekten sorumlu. Karmaşık kararlar vermek en önemlilerinden biri. Travma geçirmiş kişilerde ve birçok psikolojik rahatsızlıkta bu mekanizma verimli olarak çalışamıyor. Şöyle ki özellikle düşünme ve karar verme süreçlerinde etkin rol oynayan prefrontal kortekste etkinlik düzeyi normal bir insana göre düşük düzeyde oluyor. Başka bir deyişle kişi, daha ilkel olan limbik sistemin daha fazla etkisinde olaylara tepki verebiliyor. Filmde travmaların gölgelere sebep olduğu ve onlarla yüzleşmeden kişinin özgürleşemeyeceği vurgulanıyor.

Peki ilişkilerinizde yansıtma yaptığınızı nasıl anlarsınız?
Tepkisel davranıyorsanız ve olumsuz hissediyorsanız büyük ihtimalle yansıtma yapıyor olabilirsiniz. Eğer durum ilginizi çekiyorsa ve bilgi sahibi olmak istiyorsanız ve sakinseniz yansıtma yapmıyorsunuz demektir.

Peki gölgelerimizle nasıl yüzleşebiliriz?
Jillian Sawers'ın uygulama önerisi:
Bir çok değeri kağıtlara yazın ve yürürken ruhunuzun en temel niteliğinin hangisi olduğunu hissetmeye çalışın. (sevgi, güç, saadet, saflık, bilgelik, merhamet, huzur...)

En güçlü tarafınız neyse en zayıf tarafınız da o olabiliyor.
Güçlü olduğunuz nokta zorluk yaşayacağınız nokta da olabiliyor.
"Wounded healer" -Yaralı şifacı kavramını çağrıştırıyor. Bu da bir Nasreddin Hoca fıkrasını çağrıştırdı bana:
Hoca ağaçtan düşmüş, "bana ağaçtan düşmüş birini getirin, demiş.

Karanlık tarafınızı kabullenip, başkalarıyla paylaşın.

Belgeselde vurgulanana benzer olarak tasavvufta da kişi zayıf noktasından tekamül ederek en güçlü tarafını geliştirir. Mesele kişi sabırsızdır ve tekamül ederek çok sabırlı bir insan haline gelir.

Arda kalan sorular:
Ruh derinse gölgesi de derin olur derken ne anlatılmak isteniyor olabilir?

Hangi maskeyi takıyoruz?

İnsanların sizin hakkınızda neyi bilmesini istemezsiniz?

İnsanlar neden en çok kendi gücünden-ışığından korkuyor?


21 Haziran 2011 Salı

Sosyal medyayı kullanarak iş bulmak için 5 akıllı yol


Dan Schawbel Me 2.0'ın yazarı ve Millenial Branding'in kurucusudur. Millenial Branding tam teşekküllü bireysel markalaşma hizmetleri veren bir ajanstır. Kendisi Google, Harvard, Time Warner, IBM ve CitiGroup'ta bireysel markalaşma üzerine seminerler vermiştir.

Sosyal medya doğru işleri bulmayı ve bu işlere girmeye yardım edecek doğru kişilere ulaşmayı kolaylaştırmakta.İş arayanların çoğu verimli sonuçlar elde edememelerine rağmen geleneksel yöntemlerle iş aramaya devam ediyorlar ve vasat bir iş arayan 5 aydan sonra iş aramayı bırakıyor.

Ancak siz böyle davranmak zorunda değilsiniz! Kim olduğunuzu,sektörde nasıl farklılaştığınızı anlayarak ve bireysel markalaşmanızı çevrim-içi oluşturarak yeni yetenek pazarında rekabet edebilirsiniz. Öncelikle kendi internet sitenizi kurduktan ve sosyal ağ profillerinizi oluşturduktan sonra rüyalarınızın işine ulaşmak üzere ilişkilerinizi ve yeteneklerinizi geliştirmeye başlamaya hazırsınız.

Elance'ın raporuna göre birçok şirket sosyal medya aracılığıyla işe alım yapıyor ve genç profesyonellerin %40'ı işe girmek için sosyal medyayı kullanıyorlar (bkz: http://mashable.com/2011/06/19/get-job-using-social-media/).

Aşağıdaki beş yeni yolu takip ederek "Sosyal Medya" kanalıyla başarılı bir iş arayışı gerçekleştirebilirsiniz:

1. Sosyal Grafiğinizi Geliştirin
İnsanlar,bilgisayarlar değil başka insanlar aracılığıyla işe girerler. Başvurduğunuz işyerinde çalışan biriyle bağlantınız varsa işi kapma şansınız çok artar. 10 sene önce arkadaşlarınızın nerede çalıştığını hatırlamak ve arkadaşlarınıza kimleri tanıdığını sormak için çok efor harcamanız gerekirdi. Artık sosyal ağlarda sosyal grafiğinizi oluşturabiliyor ve sizinle ilgili bilgileri paylaşabiliyorsunuz. İnternet sizin kişisel araştırma laboratuvarınız haline geldi. İş aramalarınızda kullanabileceğiniz birkaç sosyal ağ şunlar:
  • Linkedn
  • In TheDoor.com
  • BranchOut.com

2. Arttırılmış Gerçeklik (Augmented Reality) ve İş Arama Uygulamalarını Kullanın
İş arayanlar artık kendilerine yakın işlere iPhone veya Android gibi mobil uygulamaları kullanarak bakmaya başladılar. LinkUp'ın kaydettiğine göre iş arayanların %20'si akıllı telefonlarını iş ararken kullanıyorlar. Arttırılmış gerçeklik; gördüğümüzü, duyduğumuzu, hissettiğimizi ve tattığımızı geliştirerek, gerçek olanla bilgisayar yoluyla olan arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Layar uygulamasını iPhone'unuzla indirip, menuden "JobAmp Mobile" ile yürürken bulunduğunuz konuma yakın işyerlerindeki açık pozisyonları görebilirsiniz. İş ararken kullanabileceğiniz en populer uygulamalar şunlar:
  • CareBliss (ücretsiz)
  • Good Job ($4.99)
  • Real-Time Jobs (ücretsiz)
  • BusyBee (ücretsiz)

3. Çevrim-içi (online)Etkinizi Yapılandırın
Onyıldan daha önce doğru teknik yetkinliklere (C++ programlama gibi) sahipseniz neredeyse işinizi garantiliyordunuz. Ekonomi değişerek daha rekabetçi hale gelince şirketler yeni becerilere dikkatlerini yöneltmeye başladılar. Davranışşal yetkinlikler (iletişim, organizasyon, liderlik gibi) bir adayı seçmek için daha önemli olmaya başladı. Şirketler artık, takım çalışması ve kültürel uyum gibi yetkinliklerle ilgilenmekteler. Günümüzde, sadece güçlü teknik ve davranışsal yetkinliklere ihtiyaç duymuyorsunuz, çevrim-içi etkinizi de geliştirmek durumundasınız. Bu, iki aday arasında karar vermekte ayırdedici faktör olarak rol almaya başladı.
Online etki kaç bağlantıya sahip olduğunuzla, bunların kimler olduğuyla (ne kadar etkili oldukları), içeriklerinizi kimlerin ve kaç kişinin paylaştığıyla ve websitenize backlink verdiğiğiyle ölçülüyor.
İşverenler arasında popüler olmaya başlayan Klout.com, online etkinizi ölçmek üzere size bir "Klout skoru" veriyor. İşverenler yüksek skora sahip olan adayları tercih ediyorlar çünkü geniş çevresi olan kişilerin daha verimli olduğunu anladılar.

4. Kağıt Özgeçmiş yerine Multimedya kullanın
OfficeTeam survey raporuna göre şirketlerin %36'sı özgeçmiş yerine sosyal profilleri ve iş network sitelerini kullanmayı düşünüyorlar. Birçok çalışan yaratıcı yollarla online olarak değerlerini arttırıyorlar, promosyonlarını yapıyorlar. Facebook sayfalarında rap videolarıyla "beni işe alın" diyenlere rastladım. Bu yaratıcı yollardan bazıları:
  • SlideShare.net
  • QR codes
  • Viral videos
  • Yaratıcı websiteleri

5. Kendinizi Reklama Dönüştürün
İnsanların dikkatini çekmenin bir başka yolu ise çalışmak istediğiniz belirli kişi ve kurumlara kendinizi tanıtmak. Kendinizi tanıtmanın yollarından en çok kullanılan dördü: Facebook sosyal reklamları, Google AdWords, blog reklamları, ve Linkedn Reklamları.
2010'da Alec Brownstein böyle yaparak kendini çalışmak istediği şirketlerdeki belirli yöneticileri hedefleyerek tanıttı. Kişiler kendilerini google yoluyla arayınca onun reklamını gördüler ve görüşmeye çağırdılar.

Dan Scawbel, Linkedn hissedarı


20 Haziran 2011 Pazartesi

Yaşamın bir anlamı var mı?

Yaşamın bir anlamı var mı?
Sen yaratırsan var.
Yaşamın anlamlı olup olmamasını belirleyen şey, kişinin içinde bulunduğu şartlar değil, bakış açısında gizli. Kişinin bakış açısının hangi yönde olduğunu tek bir soruya verdiği cevaba göre belirlemek mümkün: "Yaşam, yaşamaya değer mi değmez mi?". Bu, Albert Camus tarafından gerçekten ciddi olan tek sorun olarak tanımlanmış. Ancak bu soruyu ciddiye alan kişiler çoğunlukla uç noktalarda bulunuyorlar. Şöyle ki kişi ya ölümcül bir durumdaysa (çaresiz bir hastalık) ya da şartlarını değiştirebilecek durumda değilse (müebbet mahkumları) yaşamının geri kalan günlerini anlamlandırmak için bu soruyu kendine sorabiliyor. Nedense ölüme yakınlaştıkça yaşama verilen anlam artıyor gibi gözüküyor.

Victor Frankl'ın tanımlamasına göre insanlar yaşamı anlamlandırmalarıyla ilgili olarak iki boyutlu bir koordinat düzleminde konumlanıyorlar. Dikey boyut "homo patiens" (acı çeken kişiler) doyum ve umutsuzluk uçlarından oluşuyor. Bu boyutu 90 derece açıyla kesen yatay boyut ise "homo sapiens" olarak adlandırılıyor. Bu boyut ise başarı ve başarısızlık arasında uzanıyor.


Bir hayat amacınız var mı?